Hepimiz Mars’lıyız. Panspermia

hepimiz marslıyız panspermia dr neil degrasse tyson

Hepimiz Mars’lıyız. Panspermia

Panspermia, yaşamın dünyaya dış gezegenlerden geldiğini savunan teoridir. Dr. Neil DeGrasse Tyson ise oldukca ikna edici şekilde “hepimizin Mars’lıyız” diyor. buyrun.

 

Evrenin Element Zenginliği

Tamam sadece bir düşünce. Birisi son derece kozmik, diğeri ise büyüleyici ve huzur bozucu. Bence kararını siz verin. Son 60 yılda öne çıkan birkaç belli başlı gerçeği ele alalım. Eğer 50 yıl önce kimya öğretmeninize sınıfta asılı olan o gizemli kutucuklarla dolu tabloya (Elementlerin Periyodik Tablosu) bakıpta sorsaydınız, “Bu elementler nereden geldi” kimya öğretmeninizin size verebilecek bir cevabı olmazdı. Derdi ki “işte topraktan kazıyorlar” hayır geldikleri yer orası değil. Kimyasal elementlerin kaynaklarını Modern Astrofizik sayesinde tespit edebildik. Yıldızları inceledik, merkezlerinde ne olduğunu biliyoruz, inflak ediyorlar, içeriklerini açığa çıkarıyorlar ve keşfettikki, bu periyodik tablodaki elementler -aynı zamanda bizler de bu elementlerden yapıldık- yıldızların bu hareketlerinden elde ediliyor. Bu yıldızlar elementleri ürettiler, inflak ettiler, bu zengin içeriklerini galaksi boyunca saçtılar, etraflarındaki gaz bulutlarını kirlettiler, daha doğrusu zenginleştirdiler ve daha sonra yeni nesil yıldızları oluşturdular.
evrenin element zenginliği

 

İnsan Özel Değildir

özel değiliz
Etraflarına yerleşmiş gezegenler, muhtemelen yaşam ve evrenin içindeki elementlere baktığınızda 1 numaralı bileşen Hidrojen, bir sonraki Oksijen ve bir sonraki Karbon. Bunlar evrendeki başlıca elementler. Derlerki; “Tamam bu ilgi çekici ve dünyaya bakarız (çünkü bizim “özel” olduğumuzu düşünmeyi severiz, ve deriz ki ‘Hey biz özeliz, ee bizlerin hammaddeleri ne?” Vücutlarımızdaki bir numaralı molekül nedir? Su? Ee suyun hammaddesi nedir? H2O. Hidrojen ve oksijen. Hmm. Aslında eğer insan vücudundaki elementleri sıralarsak, kimyasal olarak etkisiz olan Helyum hariç, insan vücudundaki 1 numara Hidrojen, evren ile uyuşuyor. İki numura Oksijen, evren ile uyuşuyor. Üç numara Karbon, evren ile uyuşuyor. Dört numara Nitrojen, evren ile uyuşuyor. Geçtiğimiz 50 yıl içinde öğrendik ki, bizler bu evrenin bünyesinde yer alıyoruz ancak aynı zamanda evren de bizlerin bir parçası. Eğer Bizmutun nadir bir izotopundan meydana geliyor olsaydık o zaman “biz özeliz” düşüncesini savunabilirdiniz. Ancak bu fikir bazı insanları üzüyor. Diyorlar ki “yani bu özel olmadığımız anlamınamı geliyor?” Bence özeliz ancak başka şekilde. Gece gökyüzüne baktığınız zaman sadece biz buradakiler ve onlar olarak değil de, aslında biz oradakilerin bir parçasıyız. Öğrendiklerimiz sayesinde gece gökyüzüne bakmak ve bir ait olma hissi bulmak.

Şimdi kendimize soruyoruz “evrende yalnızmıyız?” Orada bulunan en yaygın malzemeden yapılmışız ve kimyamız karbona odaklı. Karbon, periyodik tablodaki bütün elementler içinde kimyasal olarak en aktif olandır. Eğer “yaşam” gibi kompleks birşey için gerekli kimyayı oluşturacak olsaydınız bunu Karbon’u baz alarak yapardınız ve Karbon evrende en çok bulunan dördüncü element. Biz “nadir” değiliz. Karbon kullanılarak yapabileceğiniz molekül sayısı diğer bütün moleküllerin toplamından daha fazladır. Bu yüzden kendimize sorarsak “evrende yalnızmıyız?” evrende yalnız olduğumuzu savunmak yersiz bir şekilde bencillik olur. Kimya yalnız olduğumuzu ilan etmek için çok zengin, evren çok muazzam. Evrende bulunan yıldız sayısı, dünyadaki bütün sahillerdeki kum tanelerinin toplamından daha fazla. Hayır henüz dünya dışında yaşam bulamadık, araştırıyoruz, fazla uzağa bakamadık. Ama araştırıyoruz. Peki dünya üzerindeki yaşamın oluşması neden zor olsun ki? Bizim bir laboratuarda oluşturamıyor olmamız doğanın da sıkıntı yaşadığı anlamına gelmez. Bu bilgiyle beraber, her yerde bulunabilen doğru malzemeler ile belki de yaşam kaçınılmazdır? Kompleks kimyanın kaçınılmaz bir sonucu… Eğer öyleyse, kendi güneş sistemimize bakıyoruz, Mars’a bakıyoruz. Oradaki tüm kanıtlar gösteriyor ki Mars bir zamanlar ıslak, verimli bir yerdi. Bir vaha. Kurumuş ırmak yatakları var, taşkın ovaları, nehir deltaları, menderesler… Hepsi köküne kadar kurumuş. Mars’ta kötü birşeyler olmuş. Onun ortamında birşeyler ters gitmiş ve şu anki haline dönüşmüş. Venüs’te de bazı şeyler ters gitmiş (Sera Etkisi) Venüs’de 900 fahrenhayt derece. Birşeyler Venüs’te de ters gitmiş. Venüs bizim güneş sistemimizdeki kötüye giden gezegenlerin en iyi örneği.

Öğrendikki bir göktaşı çarptığında, etrafa kaya parçaları saçabiliyor. Uzaya doğru, kaçış hızıyla. Yani fırlatıldığı gezegene geri dönmemek üzere. Eğer Mars bulgularında doğruladığı gibi dünyadan daha önce ıslak ve verimli bir yer ise (ki kanıtlar öyle söylüyor) ve eğer Mars Dünya’dan önce yaşam barındırıyorsa, bu uzaya fırlatılan kaya parçalarının çatlaklarının çatlaklarında bazı kaçak bakterilerin bulunması muhtemeldir. Zaten Dünya’da bildiğimiz bazı dirençli bakteriler var. İnanılmaz sıcaklıklarda, basınç altında, kupkuru donmuş ortamda, radyasyonda bile hayatta kalabiliyorlar. Uzaydaki ölümcül ortam bu bakterilerin bazılarına dokunmaz bile. Belkide Dünya’daki hayatın tohumları bu Mars’tan gelen kaya parçasındaki kaçak bakteriler tarafından ekildi? İşte bu “Panspermi” denen akla yatkın bir senaryodur. Yaşamın bir gezegenden diğerine transfer olması. Eğer böyle olduysa bu hepimizin atalarının Mars’lılar olduğu anlamına gelir.

Şimdi, size rahatsız edici bir fikir daha vereyim ve orada bırakayım. Genetik olarak insanlara en yakın akrabalarımıza, Şempanzelere bakarsak %98’in üzerinde özdeş DNA’yı paylaşıyoruz. Şempanzelerden zekiyiz. İnsanları özgün kılacak bir zekilik ölçüsü icat edelim ve diyelimki, zekilik; şiir ve senfoni yazabilmek, sanat yapabilmek, matematik ve bilim yapabilmek olsun. Bunu zekiliğin anlamı olarak kabul edelim (şimdilik)

Şempanzeler bunların hiçbirini yapamıyor. Yine de onlarla DNA’larımız %98 oranında ortak. Yaşamıi en zeki Şempanze belki biraz işaret dili yapabiliyordu. Bizim bebeklerimiz de bunu yapabilir. Bebekler..

Beni derinden endişelendiren şey şu: Bizi Şempanzelerden ayıran herşey DNA’larımızdaki %1 farktan doğuyor. Öyle olmak zorunda çünkü fark bu kadar. Hubble teleskobunun icadı bile o %1 DNA farkının içinde. Belkide bizlerde olupta Şempanzelerde olmayan herşey, şempanzerele göre düşündüğümüz kadar da zekice değil? Belki de bir şempanzenin işaret dili olarak iki parmak hareketi yapabilmesi arasındaki fark, belki de aradaki bu fark o kadar da büyük değil? Biz büyük olduğunu düşünüyoruz. Bu farkın çok olduğunu düşünüyoruz ama belki de neredeyse hiç yok? Buna nasıl karar verebiliriz?

Başka bir yaşam biçimi düşleyin. Bizlerden DNA olarak %1 farkı olan. Bizim Şempanzeler ile olan farkımız ile aynı yönde. DNA olarak bizlerden %1 oranında daha ileride. Düşleyin. Biz %1 fark oranı ile hubble teleskobunu inşa ediyoruz. %1 daha ilerleyin. Biz onlara göre neyiz? Onların yanında belki de salyalar akıtan birer aptal gibi görünürdük. Evet aynen böyle olurduk.

Stephen Hawking’i alır ve araştırmacı öğrencilerinin önlerine geçirip; “bu onların arasında en parlak olanı çünkü astrofiziğe benzer birşeyler yapabiliyor”

– ay çok tatlı, bizim ufak çocuk da yapabiliyor. hatta bizimki geçenlerde yapmıştı, bunu ilkokulda yapmıştı.

Bir hayal edin, ne kadar zeki olurlardı? Kuantum mekaniği onların bebekleri için içgüdüsel olurdu. Çocukları senfoniler yazabilirdi.

Zeki bir yaşam formu bulacağız ve onlarla iletişim kuracağız düşüncesi.. En son ne zaman durup bir solucan ile muhabbet ettiniz? Ya da bir kuş ile? Tamam belki yapmışsınızdır ama bir cevap beklediğinizi düşünmüyorum. Dünya’da ortak DNA’larımız %98 olan bir canlı türü ile iletişim kuramıyoruz ve bir zeki yaşam biçiminin bizimle iletişim kuracak kadar ilgilendiğine inanıyoruz.

hubble teleskobuna bakıp diyeceklerki; “Aa bak ne yapıyorlar, ne kadar ilginç değil mi?

0 Comments

Leave a reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

© Copyright 1999 | Bilim İslam

or

Log in with your credentials

or    

Forgot your details?

or

Create Account