İslam ve Hürriyet

islam ve hürriyet

SORU:
– Biz Batı medeniyeti ile İslam kültürü arasında sıkışıp kalmış bir toplumuz. Özellikle sekülerleşme ile beraber nefsimize olan tutsaklığımızı hürriyet addediyoruz. Müslümanlar olarak hürriyetten ne anlamalıyız?

YANIT:
Tasavvuf insan-ı kamili yaratmaya çalışıyordu. Mevlana’yı ciddiye alacaksak insan-ı kamil özgür insandır. Bedeniyle, duygularıyla, aklıyla, hayal gücüyle ve bağrındaki dürtülerle özgür insan. İnsan-ı kamillerden ya da insan-ı kamil olmaya çalışanlardan oluşan bir toplumu herhangi bir toplum gibi yönetemezsiniz. Onun kendine has bir siyaseti olur. Fakat tasavvufun egemen olduğu dönemlerde saltanat sistemini değiştirmek mümkün olmadığı için sufiler saltanatın dünyasından sıyrılmış manevi bir dünya ve egemenlik yarattılar. Sonra ilk Osmanlılarda görüldüğü gibi maddi saltanatı kendi manevi saltanatlarına boyun eğmeye mecbur kıldılar.

Bu iyi bir çabaydı fakat nakıstı. Çünkü tasavvufun bağrındaki siyasal form henüz tüm kemaliyle açığa çıkmamıştı. Saltanat formu mecburen tasavvufun manevi saltanat dünyasını da etkisi altına almıştı. Tarikatlar bir çeşit padişahlık olarak örgütlendiler. Fakat modern dönemlerde aktüel ya da potansiyel insan-ı kamillerin yaşadığı bir toplumun sahip olması gereken siyasal formu kendine mesele edinmiş iki düşünür görüyoruz. Biri Spinoza. Hegel’in deyimiyle o bize Doğu’nun (İslam’ın) ışığını tanıtmıştır. Spinoza bir Endülüslüydü. Batılılar ne kadar saklamaya çalışsa da İbn Meymun’u anladığına göre Arapça da okuyordu. Çünkü İbn Meymun Arapça yazıyordu. Ve Spinoza İbn Meymun’la beraber, İbn Rüşd, İbn Arabi, İbn Tufeyl gibi düşünürlerimizi Descartes sonrası dünyaya hediye etti.

Spinoza’nın Etika’sının esas meselesi insan-ı kamildir. Yani aşk ve ilahi arzuyu bünyesine mal edinmiş özgür birey. Etika bir sufi şaheseri olarak okunmalıdır. Çünkü orada insanın duygularının, dürtülerinin, bedeninin, muhakemesinin, vs nasıl olup da ilahi aşk ve arzu ile donatılabileceği ve insanın nasıl olup da tepkisellikten ve hınçtan sıyrılıp etkin, özgür ve aşk dolu bir birey olabileceğinin esaslı bir yöntemi ve felsefesi vardır. Bir çeşit tarikat ve seyrusüluk.

Fakat Spinoza bizim sufilerimizin yaptığı gibi bireyde kalmadı. Bu bireylerden oluşan bir toplumda siyasetin nasıl şekillenebileceğinin de bir taslağını çizdi. Ve siyaset düşüncesinin bugününe bakarsak bu taslak örneğin Deleuze ve Hardt-Negri’de kendini hala aynı canlılığıyla ifade etmektedir.

Ve Spinozacı siyasetin, daha doğrusu kendini insan-ı kamil olmaya adamış her siyasetin temel umdesi aşkın bir otoritenin reddi üzerine kuruludur. Yani hiçbir siyasi güç kendini hakikatin ve adaletin kendine göre şekilleneceği, insanlara makam ve mansıplar dağıtma şerefinin kendine tahsis edileceği, aykırı fikirleri boğmaya cüret eden bir iktidara sahip olduğunu vehmedebileceği bir pozisyona yükseltilemez.

Bu bizim zaman içerisinde tahrif ettiğimiz Kurani bir idealle uyum içerisindedir. Yönetici ‘uli’l-emri minkum’ olmalıdır. Yani sizden biri olmalıdır (minkum). Seçimle gelmiş ve sizin gibi yaşayan, sizin üstünüzde herhangi bir hiyerarşiye sahip olmayan bir yönetici olmalıdır. İşin dostu olmalıdır (uli’l-emr). Yani işin gereği neyse sadakatle onu yerine getirmeye adamalıdır kendini. Ve eğer işe ihanet ediyorsa, yani işe dostluk göstermiyorsa, bir sahabenin tüm sahabeler namına Hazret-i Ebu Bekir’e dediği gibi ‘kılıçla doğrultulabilmeli’dir. Ve yöneticinin konusu ‘iş’ (emr) olmalıdır yönetilenler değil. Yani bizim yöneticiye itaat etmemizin tek sebebi ona emanet ettiğimiz işin gereğini bizlere buyuruyor olmasıdır. Başka hiçbir sebep değil. Yani İslam’da yöneticiye ‘zati nitelikleri’nden, örneğin akrabalık bağlarından, toplumsal hiyerarşideki konumundan ya da kutsallığı veya karizmasından dolayı itaat edilmez. Doğru konuşursak yöneticiye itaat de edilmez. Sadece işin gereği yerine getirilir. Onun dışında insanlar birbirine ve yöneticiye karşı kamilen hürdür. Dört Halife döneminde yönetim anlayışı böyleydi.

Tasavvufun insan-ı kamiline uygun bir siyaseti kendine dert edinen ikinci düşünür Şeyh Bedrettin’di. Eğer Osmanlıların fetret döneminde Çelebi Mehmet değil de Çelebi Musa kazanmış olsaydı, bizler bugün Ebussuud Efendi’yi değil, Bedrettin’i üstat olarak belleyecektik. Fakat Bedrettin’in fikirleri çağına göre ileri olduğu için takipçisi de olmadı. Ne diyordu Bedrettin? Vahdet-i Vücut esaslarına göre insan Allah’ın aynasıdır. Ve insan bağrındaki kuvvetleri yani kişide ilahi isimlerin tecellileri olan dürtüleri eyleme geçirmekle mükelleftir. Kuvvet-dürtü ve ilahi isim özdeşliğine Mevlana’yı Nietzsche’yle beraber okuduğumuzda ve Bediüzzaman’ın kuvvetlerle ilahi isimler arasındaki özdeşliği anlattığı yerlerde ulaşabiliyoruz. Yani bağrındaki kuvvetleri aktüalize etmiş bir insan Almanların ve roman sanatının Bildung dediği şeye, yani Hazret-i Yusuf gibi tanrısallaşmaya, sufilerinse insan-ı kamil dediği şeye ulaşmaktadır. Bir nevi Ene’l-Hakk olma durumu. İşte böylesi insan-ı kamiller ya da insan-ı kamil olma yolunda ilerleyenler Bedrettin’e göre özgür olmalıdır. En başta fikri özgürlük bu. Kendisi Hanefi mezhebine bağlı olmasına rağmen ‘şartlar değiştiğinde fıkhi görüşlerimizi de değiştirebilmeliyiz’ demiştir. Yani Ebu Hanife’den feyz almaya devam etse de kendini Ebu Hanife’ye bağlama gereği duymaz.

Böylesi insan-ı kamiller Şeyh Bedrettin için iktisadi adalet ortamında neşet eder. Çünkü insan-ı kamilin dünyevi bağlardan tamamen sıyrılabilmesi için temel dünyevi ihtiyaçlarının kamilen karşılanmış olması gerekir. Eve ekmek götürme derdinden başka şeye fırsat bulamayan birey kendini bir insan-ı kamil, bir Tanrı aynası haline getiremez. Kendisi fikirlerini beyan ettiği sıralarda Osmanlı toplumunda eşitsizlik artmaya başlamıştı. Ve Bedrettin’in en başta mücadele ettiği fikir, ve kendisini mağlubiyete götürene fikir de bu olmuştu. (Çünkü Çelebi Musa safındaki zenginler Çelebi Mehmet’le savaşlarında tam da Musa’nın Bedrettinci fikirlerinden dolayı Musa’yı satıp Mehmet’e destek vermişlerdi). Bedrettin için üçüncü temel fikirse şudur: işte böylesi potansiyel veya aktüel insan-ı kamillerin oluşturduğu bir topluluk bir kardeşlik topluluğudur.

Böylece Fransız İhtilalinin temel değerlerine ulaştık. Özgürlük, eşitlik ve kardeşlik. Fakat bunu tamamen sufi öncüllerden hareketle yaptık. Küresel demokasiyi bugün geldiği yerden çok daha ileri bir noktaya taşımak ve bunun için Mevlana ve İbn Arabi’yi Spinoza’yla, Deleuze’le ve Hardt-Negri’yle beraber tevarüs etmek çağdaş tasavvuf için bir borçtur. Çünkü bunlar aynı idealin değişik mekanlarda ve zamanlarda eksiği-aksağı-yanlışı olabilen tezahürlerinden ibarettir.

Tasavvuf, Spinoza ve Bedrettin bireyden başlar ve şehre ulaşmaya çalışır. Kuran ise bireyi hedefler fakat şehirden başlar. Kuran’ın ilk inen surelerine baktığımızda kendini hemen şehirle, şehrin egemenleriyle ve şehrin parlamentosuyla kavgaya girişmiş olarak görürsünüz. Çünkü Kuran, aynı Platon gibi iyi bireyi yaratma çabasının ancak ve ancak iyi şehri yaratma çabasıyla eş zamanlı yürütülmesi gerektiğini çok iyi bilir. Çünkü fasit bir şehir insan-ı kamili bozar.

Bunun için özgürlüğü tartışırken, yani bedenimizin, duygularımızın, dürtülerimizin, aklımızın vs köleliğini tartışırken ve aşmaya çalışırken, yani özgürlüğü bireysel ve manevi bir alanda ele alırken özgürlüğün maddi ve siyasal boyutunu asla unutmamak gerekir. Yani şehrin yapılanışını…

Bugün pek çok Müslüman fikri özgürlüğüne sahip değil. İnsanları daha fazla kitap okumaya davet ederek de bu fikri özgürlüğü tesis edemeyiz. Çünkü siyasi ve maddi alanda fikri özgürlüğünü baltalayan bir iktidar yapısı ile karşı karşıyayız: bir peygamber bile sahip olsa o peygamberi ve o peygamberin toplumunu ifsad edebilecek kontrolsüz bir iktidar. Kişilerin iyi ya da kötü niyetlerinden azade olarak fasit sonuçlar üretmeye yazgılı bir iktidar yapısı. Bugün eğer akademide, medyada, siyasette, bürokraside, vs her hangi bir konuma gelmeyi arzuluyorsam –ki bu arzu özgürlüğümün ve kendimi gerçekleştirmemin bir parçasıdır ve bu arzu kutsaldır- siyasi iktidarı Müslümanların daha önce hiç mecbur kalmadığı derecede razı etmek zorundayım.

Hazret-i Peygamber vahyin ve meşveretin ilkelerine tabiydi. Vahiy bireysel inanç meselesi değildi. Kamuyu düzenliyordu. Meşveret de keyfi değildi. Hazret-i Peygamber kendisine en sert eleştirileri getiren insanlarla bile meşveret etmekle ve ortak kararı hayata dökmekle emrolunmuştu. Dört halife dönemi de böyleydi. Osmanlılar zamanında iktidar aşkınlaşmış olsa da bir Osmanlı sultanı maddi alanda şeyhülislamın fetvalarına ve maneviyat alanında maneviyat önderi kabul edilen sufilerin sözlerine uymak zorundaydı. Osmanlı’da meşruiyet kalıpları böyle oluşmuştu. Ve bir şeyhülislam bir fetvasıyla sultanı tahtından indirebiliyordu. Fakat 28 Şubat sürecinden sonra bugün siyasi iktidarı bağlayan fıkhi normlar tamamen geriye çekilmiş durumdadır. Tasavvuf dünya işlerini bilemeyecek kadar moderniteden kopuk bir hal arz etmektedir. Kuran kamusal alanı belirleme yetisinden tamamen dışlanmıştır. Meşveret Osmanlı iktidar anlayışının bir devamı olarak keyfi bir fikir danışmaya indirgenmiştir. Ortak kararın zorlayıcılığı diye bir şey yoktur bugünkü meşverette. Ve siyasi iktidarın karşısında onu dengeleyecek başkaca herhangi bir maddi güç de yoktur. Bu de jure olmasa da de facto olarak Firavun’un ‘benden başka ilah/egemen yok’ dediği bir durumdur. Bir peygamber de olsanız, son derece iyi niyetlere de sahip olsanız, böylesi bir egemenlik bir toplumu ve egemeni eninde sonunda ifsad eder.

Bu ifsadın çeşitli tezahürleri var. Egemen bir gün ‘tüm kuğular beyazdır’ der, siyasi-bürokratik-akademik-medyatik konumu tamamen egemeni razı etmeye bağlı herkes inansın-inanmasın ‘tüm kuğular beyazdır’ der. Ertesi gün egemen ‘tüm kuğular siyahtır’ der. Ve herkes peşinden önceki cümlesiyle de hesaplaşma gereği bile duymada ‘tüm kuğular siyahtır’ der. Sonra egemen ‘kuğu diye bir şey yoktur’ der, vs. Ve bu böyle devam eder.

Fikir özgürlüğünün böylesi ifsad olduğu bir toplumsal ortamda hiçbir özgürlük korunamaz… Bireysel yaşamımıza ait ve sufilerin temel meselesi olmuş duygusal, dürtüsel bedensel özgürlük bile… Çünkü egemeni razı etmeye dayalı olarak kurulmuş dünyevi çaba kişinin tüm bireysel dünyasını ifsad eder, bilinçdışını bile… Eğer şanslıysanız cüzi bir parayla iktifa eder, tüm toplumsal makam arayışlarından kaçar ve özgürce kendinizi ve fikirlerinizi geliştirebilir ve fikrinizi bir baskı hissetmeden beyan edebilirsiniz. Fakat toplumsal makamlardan pay almak çabası, dediğim gibi, insana tanınmış çok kutsal bir haktır. Ve eğer şehre bir kemal gelecekse insan-ı kamil toplumda makam sahibi olmak ve şehri onu gören herkesin hayran kalacağı güzel bir bahçeye dönüştürmek zorundadır.

Onun için özgürlüğü düşünmek, ve özgür bir birey olmak çabası her zaman için Mevlana’yı okumayı ve bireyin maddi manevi dünyasını imar etme çabasını geliştirmeyi esas alsa da, bir yandan da siyasal özgürlüğü tesis etmeye çalışan –bu işe Batılılar odaklanmış olduğu için- en başta Batılı düşünürleri de kendimize mal etme çabasını içermelidir.

İşte Kuran’ın da Tanrısallaşmış, özgürleşmiş, bedenini, ruhunu, aklını dürtülerini vs her türlü zincirden kurtarmış ve Tanrı dostu olmaya liyakat kazanmış insan-ı kamilleri yaratmaya çalışırken işe şehirden başlayıp işi şehirde bitirmesinin sebebi budur. Ve onun şehir için koyduğu kurallar da dikkatle etüt edilirse sufilerin ve çağdaş siyasal düşünürlerin tahayyülleriyle ve kendi toplumlarına getirdiği eleştirilerle uyum içerisindedir. (Baudrillard tüketim toplumunu eleştirirken Beled suresinin şu cümlesini tefsir etmekten başka bir şey yapmıyordu: ‘Ben çok ve prestij verecek bir şekilde mal tükettim, diyor. Kendisini kimsenin görmediğini mi sanıyor?’)

Artık şunu söylemiş olduğumuzu varsayıyorum. Özgürlüğün bireysel ve manevi boyutunda sufilerin metinlerini bizim seküler dediğimiz ve bireyi yüceltmeye çalışan insanlarla içiçe okumamız ve kendimize mal etmemiz gerekiyor. Spinoza’nın sufi köklerinden bahsettim. Aykırı bir örnek gibi gelecek olsa da Nietzsche de çok iyi bir tasavvuf düşünürüdür. Ondaki Apollon-Dionysos bizim Cemal-Celal’imizden türer. Ondaki kuvvetler ve dürtüler bizim ilahi isimlerimizden türer. Ondaki olumlayıcı güç istenci bizim aşk kavramımızla aynı muhtevaya sahiptir. Schiller’in insan eğitimi için yazdığı ve Güzel-Yüce kavramlarının insan yaşamındaki yerini etüt ettiği Ruh Yüceliği kitabı yine tasavvufun Cemal-Celal ilkelerinin uygulanışıdır. (Bu ikilik Antik Yunan ve Hıristiyan düşüncelerinde yoktur.) Baudrillard’ın tüketim toplumunun bireyler üzerindeki etkisine getirdiği eleştiriler Kuran’la aynı hassasiyetlerden doğar, vs. Tasavvufla ve fıkıhla bağlantısı kurulmamış olsa bile ‘bireyi bedeni ve ruhuyla yüceltme’ye dayanan tüm fikirler ‘hikmet müminin yitik malıdır’ kategorisine dahildirler. Ve tevarüs edilmeye çalışılmalıdırlar.

Kuran haz peşinde koşmayı yasaklamaz. “Allah’ın insanlar için yarattığı rızıkları kim haram kılabilir?”, “Allah’ın insanlar için yarattığı süsleri gibi haram kılabilir?” gibi indiği çağda manifesto olarak anlaşılmış fakat sonra anlamını ve gücünü yitirmiş ilahi hükümler insanın dünya nimetlerinden pay alma çabasının kutsanmasıdır.

Fakat bugün iktidarın sağladığı olanaklarla ve egemeni razı etmeye dayalı olarak inşa edilmiş bir dünya içerisinde dünya nimetlerinden pay almaya çalışan Müslümanların yitirdiği birkaç şey var. (1) cihad: Bir Müslümanın hayatının nihai hedefi yeryüzünü güzel bir yer, insanlığı güzel bir toplum haline getirmek olmalıdır. Hem inananlar hem inanmayanlar için. (Kuran’ın cihad ayetlerinin meselesi bundan ibarettir. Nimetlerden faydalanabilirsiniz. Son derece kaliteli zevkler geliştirebilirsiniz. Fakat Müslümansanız cihad için yaşamanız gerekir. Müslümanlar cihadın arkaik ve bozuk bir kavrayışını dünyalarının dışına attıklarında cihadın esas özünü de yitirdiler. Ve İslami kamusallık cihatsız bir kamusallık olarak inşa edilmiş oldu. Elde kalan sadece dünyevi olanaklardan faydalanma çabası oldu. (2) erdem: dünyanın hazlarını elde etmeye çalışırken bunu erdemli bir yolla yapmak zorundasınız. Fakat bugün herhangi bir nimeti ya da makamı arzulayanlar en temel erdem kurallarından habersizmiş gibi davranıyorlar. Örn. bürokrasi sınavlarında torpili olmayan yetenekli garibanların rağmına kendini torpille bir yere yerleştirtmeyi gerçek bir Müslüman vicdanına yediremez. Fakat bugün Müslümanlar bunu şahsiyetlerine yedirebiliyor. (3) kalite: atalarımız zahid bir toplumun çocuklarıydı. Ve bize nimetlerden istifade etmenin nasıl kaliteli bir hal alabileceğini ve bu nimetlerin nasıl bizim manevi varoluşumuza katkı sunabileceğinin hikmetini bizlere sunmadılar. Pek çok Müslüman ince zevk sahibi değil. Paralarını nasıl ve nereye harcayacaklarını, makamlarının olanaklarını nasıl kaliteli bir biçimde kullanacaklarını pek bilmiyorlar. Necip Fazıl bu konuyu gündeme getiriyordu. Yani estetik yaşamı… Ama benim gördüğüm kadarıyla pek çok Müslüman bunu ciddiye alma lüzumu hissetmedi. (4) şahsiyet: bu nimetler ve bu makamlar bizim denetimimizden çıktı. Biz onların ve bu nimetleri bizlere sunan insanların kölesi haline geldik. Makamına ve elindeki maddi olanaklara tapan ve bunları yitirdiğinde tüm dünyasını kaybetmiş gibi yese düşen Müslümanlar haline geldik.

Her neyse… Bir Müslüman dikkatle ve dünyanın bizlere sunduğu olanakları nasıl kaliteli, erdemli ve şahsiyetimi yitirmeden kullanabilirim sorusunu sorarak okursa Epikür ve Foucault gibi hazcıların yazdıklarında bile kendi nefsi kemalinin ve kendini Allah’a ayna olmaya götürecek fikirlerin bilgisine ulaşır. Onları taklid ederek değil, onların bu konuda hak namına söylediklerini kendi manevi bünyemize dahil ederek.

Konuya döneyim. Bu bireysel özgürleşme ve bireysel kemale erme çabası her zaman için siyasal ve toplumsal bir bilinçlenmeyi ve eyleme geçmeyi de bünyesinde taşımalıdır. Kuran’ı okuyan bir Müslüman Kuran’ın şehir meselelerini esas aldığını bilir ve bu yüzden yeryüzünü kendi yurdu bilerek ülkesinin, İslam aleminin ve yeryüzünün meselelerinde taraf olur. Kapitalizm sermayenin birikmesi aşkı uğruna insanlığın potansiyellerini kötürüm eden bir sistemdir. Ve kapitalizmle bir yerinden mücadele etmeyen bir Müslüman’ı Kuran’ı dikkatle okuyan bir Müslüman asla ciddiye almaz. Çünkü Kuran’ın ilk inen surelerden son inen Tevbe Suresi’ne kadar en öncelikli meselesi iktisadi adalettir. (Tevbe Suresinde Hıristiyanlarla savaşma gerekçesi budur.)

Burada da yine yapılması gereken Batılı toplum ve siyaset düşünürleri ile Kuran ve bizim geleneğimiz arasında bağlantılar kurmaktır. Fıkhımız ortaçağ koşullarına göre şekillendi. Oysa modern dünya ve onun sorunları bambaşka. Bu dünyayı, bu dünyanın erdemlerini ve bu dünyanın çarpıklıklarını bize net bir biçimde anlatan vicdan sahibi Batılı düşünürlerden başka kimseyi bulamıyoruz. Ve dediğim gibi hikmet müminin yitik malıdır.

Onun için Müslüman kendini akli bağlılıklardan özgür tutarak ama bir yandan da kendi geleneğindeki saklı hikmetleri ortaya çıkarmaya çalışma sürecine ek olarak Batılı düşünürleri okumalıdır. Sadece Marx’ı değil, neoliberal Hayek’i bile bağrındaki adalet ve hakikati tevarüs etmeye ve buradan hareketle daha güzel bir yeryüzü, İslam dünyası ve Türkiye yaratmaya azmederek etüt etmelidir.

Ve kişi birkez Kuran’a bu gözlerle baktığında, yani onu çağımızın problemlerine bir yanıt olarak okumayı öğrenmeye çabaladığında Kuran ona kendini bambaşka bir biçimde açacaktır. (Benim Şeriat Mekke’de Tamamlandı kitabım böylesi bir arayışta ortaya çıktı.)

Batı ve İslam gelenekleri arasında böylesi bir gidiş gelişte şahsiyetimizi yitirme korkusuna düşmenin anlamı yoktur. Turgut Cansever’de okuduğumu bir kavramı vereyim. Genetik.
Yani bir düşünür olarak devraldığımız tarihi ve düşünsel miras ne olursa olsun ve ne kadar bize uzak bir coğrafyadan gelmiş olursa olsun, bizim kişisel itikadımız bu mirası anlamada, yorumlamada, yeni terkiplere ulaştırmada, ve uygulamaya dökmede hep yanıbaşımızdadır. Dolayısıyla tarihi miras Batı’dan da gelse Doğudan’da gelse itikat ve itikatın yarattığı şahsiyet o mirasın dönüştürülmesinde faal rol oynar. Bu sebeple Müslüman, düşünce nereden gelirse gelsin onu kendine mal etmekten korkmamalıdır. Çünkü onun şahsiyeti bu mirası başka ve otantik bir şekle sokacaktır.

Bu bizim muhteşem tasavvuf geleneğimizin başardığı şeydi. Tasavvuf tarihte kayıtlı olduğu kadarıyla kimlerden etkilendi? Neoplatonizm, Hermes, Hint düşüncesi, İran Zerdüşt geleneği, Yahudi esoterik gelenek, vs. Fakat kolektif bir varoluş olarak Tasavvuf bu mirası Kuran potası altında eritti ve bambaşka bir şekle soktu. Ve bugün bile hala insanlığa ışık tutabilen bir güce kavuştu. Sadece maneviyat arayışındaki Batılılara feyiz veren bireysel özgürlük müessisi Mevlana’yla değil. Siyasal tasavvuf yapmak isteyen insanlara da ulaşan bir ışık bu… Agamben, Hardt ve Negri’yi okuyunca “siz ortaçağ islam tasavvufunu yeniden diriltiyorsunuz.” Demiş. Onlar da “ne mahsuru var?” demişler.

İşte tasavvufun o zaman başardığını biz bugün başarmalıyız, eğer var kalmak istiyorsak. Bunu başarmak yeryüzünün manevi merkezi olmak demektir. Ve insan-ı kamil tasavvufun kavrayışınca yeryüzünün merkezidir. Davud-u Kayseri’nin dediği gibi o yeryüzünde birbiri rağmına işleyen ilahi isimleri (yani kuvvetleri) ve toplumsal düşünceleri şahsında dengeye ve barışa getiren insandır. İnsan-ı kamil yeryüzüne denge ve barış getiren insandır. Ve bir bataklıkta yaşayan bugünün İslam dünyası yaşama dönmek ve geleceği fethetmek istiyorsa kendini bu tahayyüle göre şekillendirmek zorundadır. Barış dini olarak İslam’ı bir yeryüzü barışı projesine çevirme. Kısaca yeryüzü halkları arasında özgürlük, eşitlik ve kardeşliği ve çok daha fazlasını tesis etme. Kısaca bir insan-ı kamil olarak ya da olmaya çalışarak her halkı insan-ı kamil ve bir yeryüzü merkezi haline getirmek için uğraşma. Ve yeryüzüyle ve yeryüzü halklarıyla G5, G8 ve Davos gibi aşkın otoritelere ihtiyaç duymayan özgür bir siyaseti inşa etmeyi çalışma. Bu dertle dertlenme. Ve hiçkimse merak etmesin Nietzsche’nin de çok sevdiği üzere böylesi bir ıstırap ve bu ıstırap yolunda çalışmak bireyi modern yaşamın iğdiş edici hedonizminden sıyırıp bedeniyle, ruhuyla, duygu ve dürtüleriyle, aklıyla, vs özgür bir insan haline getirecektir. Ve artık hiçbir Müslüman ‘nefsimin esiri olmuşum’ derdiyle dertlenmek zorunda olmayacaktır. Çünkü insanlık ve yeryüzü için güzel bir geleceğin büyüsü ve arzusu (ki Kuran’daki ‘ahiret yaşamı’nın özü bundan ibarettir) onu şekillendiren en büyük güç olacaktır. Ve dünya yaşamını ve hedonu seven ve Nietzsche’yi bilen herkes bilir ki böylesi bir ıstırap en güzel ve en yüce hazların dölyatağıdır. Ve Allah Müslümanlara dünya yaşamının ve ahiret yaşamının güzellikleri peşinde beraberce koşmayı emretti. Hakim-i Tirmizi ise ideal sufinin bedeniyle, nefsiyle ve dünya hayatının nimetleriyle özgür bir biçimde ilişkiye girebilmiş birey olduğunu söyledi. Cihad’a hayatının en üst hedefi olarak yapışmış olarak. Bu İmam Rabbani’nin ‘tasavvuftaki en üst makamdır ve vahdet-i vücudun da vahdet-i şuhudun da üzerindedir’ dediği ve gerçek kılmaya ömrünün vefa etmediği, Bediüzzaman’ın da kendisine esas edindiği fakat Kemalizm’in tahrip ettiği bir dünyada gerçek kılmayı başaramadığı ‘abdiyet makamı’nın tesisi anlamına gelir. Yani Sahabi ahlakının 7. Asra ait kısıtlarından arındırılıp 21. Yüzyıla taşınması ideali… Ve Allah’ın abdi olmuş bir adam kendi üzerinde hiçbir aşkın otoriteyi kabul edemez. Abdiyetin siyasal anlamı da budur. Ve İslam’ın esas meselesi de budur. Yani La ilahe illallah. Allah’tan başka egemen yoktur.

Ben Batı ve İslam düşünce gelenekleri arasında sıkışmış ve nefsimi terbiye etmeye çalışan bir insan olarak hürriyeti böyle anlıyorum.

 

Esat ARSLAN

7 Comments
  1. Beanu’in profil fotoğrafı
    Beanu 2 sene ago

    Hocam kemalizme dokundurmussunuz.

  2. Makalelerinizi takip ediyorum hocam, saygılar

  3. İsmi Lazım Değil 2 sene ago

    İslam ve Hürriyet, yanyana durması en garip iki kelime

  4. Semih Ertan 2 sene ago

    şevkle okudum, devamını bekliyoruz 🙂

  5. Hamit Güzel 2 sene ago

    Fazla tasavvufi, yeterince ikna edici değil

  6. Melboy 2 sene ago

    süper..

  7. Rukiye Tuna 2 sene ago

    İslam’ın akıl, mantık ve hürriyet ile bağdaşdığını düşünmek istiyorum ancak zorlanıyorum. Esat bey’in makalesi bu konuda ilgimi çekti.

Leave a reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

© Copyright 1999 | Bilim İslam

or

Log in with your credentials

or    

Forgot your details?

or

Create Account