Muhammed ve Safiye’nin Evliliği 1

Muhammed Beni Kureyza vakasında Yahudi lider Huyey’i öldürtür. Huyey Safiye’nin babasıdır. Bu olaydan bir iki sene sonra Muhammed Hayber Savaşı’nda Hayber Yahudilerinin lideri Kinane’yi öldürtür. Kinane Safiye’nin kocasıdır. Daha sonra bu savaşta esir düşen prenses Safiye’yle çadırında başbaşa kalır. O esnada Safiye’nin yanağında bir morluk vardır. Morluğun sebebini sorar. Safiye açıklar. Bir rüya görmüştür. Rüyayı kocasına anlatmıştır. Bu rüya üzerine kocası Kinane “Sen Muhammed’e aşıksın” demiş ve onu darb etmiştir. O çadırda Muhammed ve Safiye çok uzun soluklu bir konuşma yaparlar. Safiye Muhammed’le evlenir. Ve bu konuşmayı sonrasında şöyle aktarır: (tefsiren) “O çadıra girdiğimde Muhammed’den daha nefret ettiğim bir insan yoktu. Oturduk. Konuştuk. Bana uzun uzun neden babamla, kocamla ve Yahudilerle savaşmak zorunda kaldığını anlattı. O da çok üzgündü. Fakat Huyey, Kinane ve Yahudiler ona başka seçenek bırakmamış, onun tüm barış çabalarını baltalamışlardı. Bana uzun uzun bunları anlattı. O konuşma sona erdiğinde Muhammed benim için dünyanın en sevgiye değer insanıydı. Evlenmeyi kabul ettim.”

Böyle bir şey mümkün müdür? Yani bir kadının kendi kavmine savaş açmış, babasını ve kocasını öldürtmüş bir adama aşık olması… Yoksa bunun İslam tarihyazımının uydurmalarından biri mi saymalıyız? Bu konuda karar vermeden önce bu tarihi anlamaya çalışmak gerekir. Yani Muhammed’in Yahudilerle kavgasının hangi esaslar etrafında şekillendiğini anlamaya çalışmak…

Ama en azından şunu biliyoruz. Tarih için olmasa da sanat için böylesi bir aşkın mümkün olduğu en azından bir sinema şaheseri var. Truva filminden söz ediyorum. Genç Briseus kendini Tanrı’ya adamış bir Truva prensesidir. Helenli Aşil ise Truva’yı yıkmaya gelmiş Yunan ordusunun en yetenekli ve karizmatik savaşçısı. Aşil, Briseus’un içinde bulunduğu Apollon Tapınağını darmadağın eder. Tapınaktaki tüm askerleri ve rahipleri öldürür. Briseus’u ganimet olarak alır. Ve çadırında barındırır. Savaş sürecinde Aşil’in yüksek kişiliğine şahit olan Briseus Aşil’e aşık olur. Ve Aşil öldürülene kadar da bu aşk devam eder.

Bu bir sanat yapıtı. Yani hayal gücümüzün uydurması. Ama şunu biliyoruz. Bazı koşullarda sanat gerçekten daha gerçektir. Çünkü bir sinema kahramanı bizim yüreğimizde yer tutan fakat toplumsal koşullar yüzünden gerçekleştiremediğimiz ve içimizde bir hayal olarak sakladığımız değerleri cisimleştirir. Yani Truva filmindeki Aşil ve Hektor, Cesur Yürek filmindeki William Wallace, 300 Spartalı’daki Kral Leonidas, Cennet’in Krallığındaki Baljan ve II. Elizabeth gibi sinema kahramanları bizim hayal gücümüzün mahsulü olsalar da, bizde halihazırda varolan insan doğasının kusursuzlaştırılmasından başka bir şey değildirler. Ve zaten bu sebeple bu kahramanlar yüreğimizde silinemez bir iz bırakırlar. Muhammed böylesi bir kahraman mıdır? Bunu henüz bilmiyoruz. Yani Aşil’in Briseus’u kendisine aşık ettiren karizma Muhammed’de de var mıdır? Ki eğer varsa Safiye’nin Muhammed’e aşık olması hayli olasıdır. Ama eğer yoksa Safiye hakkındaki bu rivayetleri çöpe atmamız gerekir.

Biz konuya dönelim. Muhammed Yahudilerle niye kavga etti? Bu soruyu bugün yaşayan pek çok Müslüman şöyle yanıtlar: “Yahudiler kutsal kitapları olan Tevrat’ı herşeyiyle tahrif etmişlerdi. Dinleri bozuk bir dindi. Muhammed onları hak din olan İslam’a ve Kuran’a davet etti. Onlar taassuplarından ötürü direndiler. Ve İslam savaş açtılar. Allah da Muhammed’i Yahudilere galip etti.” Bugün bu konudaki standart kavrayış budur. Fakat ne yazık ki ciddi bir illetle maluldür. Eğer bugün biri çıkıp Müslümanlara “sizin kutsal kitabınız olan Kuran tahrif olunmuştur” dese Müslümanlar haklı olarak bu adamla kavga ederler. Çünkü bir Müslümana hakaret etmenin bundan daha öte bir yolu yoktur. Yani eğer Muhammed Yahudilere bu sözü söylemişse Yahudiler haklı olarak Muhammed’le kavga etme gereği duyarlar. Yani Müslümanların bu kavrayışı pek adil bir kavrayış değildir.

Peki Muhammed gerçekten de Yahudilere bunları mı söyledi? Bu konuda müracaat edeceğimiz merci Muhammed’in mesajı olan Kuran’dır. Kuran’a baktığımızdaysa ilk inen sureden son inen sureye kadar Yahudilere sunulan mesaj tektir: “Tevrat’ı hayata geçirmediğiniz sürece Allah’ın sevgili kulları değilsiniz. İslam’ın sizden tek istediği şey Tevrat’ı doğru dürüst hayata geçirmeniz ve iyi birer Yahudi olmanızdır. Oysa siz dininizi kendi güç ve çıkar ilişkilerinize alet ediyorsunuz. Bu bizatihi Tevrat peygamberlerinin lanetlediği bir davranıştır.” Muhammed Müslümanlarla konuşurken onlara yeni bir şey anlatır. Fakat Yahudilere karşı tavrı nettir. Aynı bir Tevrat peygamberi gibi onların iyi birer Yahudi olmasına çalışır. Kuran’ın Yahudilere eleştirileri bile harfiyen Tevrat’ın Yahudileri eleştirilerinin kopya edilişidir. Kuran’ın Yahudiler karşısındaki tavrı budur. Gerçek birer Yahudi olmaları…

İyi de İslam Yahudilerin iyi birer Yahudi olmasından başka bir şey istemiyorsa niye Yahudiler onu düşman belledi? Bir örnek üzerinden anlatayım. Bugün Türkiye’de Ehl-i Sünnet bir Müslüman çıksa ve Ehl-i Sünnet’e dese ki: “siz Ehl-i Sünnet’in büyükleri olan Ebu Hanife’nin, Maturidi’nin ve İbn Arabi’nin yolundan saptınız. Eğer onların yoluna sadık kalacaksanız her Müslümana Kuran okutmanız ve onların din hususunda kendi kendilerine karar vermelerini sağlamanız gerekir. Yani onların üzerindeki tahakküme bir son vermeniz… Ve ayrıca sizin kurmuş olduğunuz bu siyasi iktidarın Ebu Hanife, Maturidi ve İbn Arabi açısından şöyle şöyle temel kusurları var,” bu şartlar altında Türkiye’deki Ehl-i Sünnet kısmen çıkarlarına ve güç hesaplarına dokunduğu için, kısmen de taassupları Ebu Hanife’yi, Maturidi’yi ve İbn Arabi’yi böyle yorumlamaya izin vermediği için bir blok halinde bu adama savaş açarlar. Bilgisiz ve mutaassıp halk da bu güruha sonuna kadar katılır. Bunun örneklerine bugün şahit oluyoruz.

İşte bu adamın Ehl-i Sünnet karşısındaki tutumu neyse, Muhammed’in Medine’deki Yahudiler karşısında tutumu buydu. Her iki adam da hakkı ve adaleti temsil ederler. Ve her iki adama karşı da haksız bir biçimde taassuptan ve güç ve çıkar ilişkilerinin zedelenmesinden ötürü savaş açılır. Çünkü bin yıllık bir geleneği ve konsolide edilmiş bir iktidar yapısını bir anda bırakıp da hakperestçe olaya yaklaşmak mümkün değildir.

Muhammed’in Yahudilerle temel kavga sebebi buydu. Dinlerin çoğulculuğu karşısında duruşu 20. Yüzyılın sonlarında yazmış büyük liberal düşünür John Gray’inkinden daha ileride bir duruştu. John Gray de kültürlerin birbirine indirgenemez çoğulculuğunu kabul eder. Fakat Muhammed bir adım daha atar ve bu çoğulculuğu kutsar: her biriniz ayrı bir metafizik ufka bakıp ayrı bir dini perspektif geliştiriyorsunuz. Biliniz ki temel esaslarınıza sadık kaldığınız müddetçe hepiniz Allah’a yönelmiş durumdasınız. Hepinizin metafizik duruşu kutsaldır.

Fakat dediğim gibi 1.000 yıllık kurumlaşmış bir geleneğin ve iktidarın dayatması Yahudilerin meseleye hakperestçe yaklaşmasını engelledi. Ve Muhammed’le kavgaya başladılar.

Eğer iş dini bir tartışmadan ibaret kalsaydı kavga savaşa dönmeyebilirdi. Fakat Muhammed Medine’ye girdiğinde şehrin iktisadi ve siyasi yapısını değiştirdi. Önce Yahudilerle bir dostluk sözleşmesi imzaladı. Herkes dininde serbest olacak. Dini tartışmalar özgür bir atmosferde gerçekleşecek. Ve her kesim (Yahudiler ve Müslümanlar) birbirine bir güvenlik sözü verecek. Yahudiler ve Müslümanlar asla birbirine karşı silah çekmeyecek. Ve dışarıdan bir grup içerideki gruplardan birine saldıracak olursa içerideki diğer grup öbür grubu koruyacak.

Bu Hobbesçu güvenlik sözleşmesinin bir adım ötesiydi. Hobbes’da da sivil toplum ve devlet böylesi bir sözleşmeyle kurulur. Yani taraflar birbirine karşı silah çekmemeye yemin ederler. Ve tüm silahlı gücü devlete bırakırlar. Devlet de onları iç ve dış tehlikelere karşı korur. Hobbes için bu sözleşmeye ihanetin bedeli idamdır. Yani halkın güvenliğine kast eden devlet öncesi doğa durumuna, yani herkesin herkese düşman olduğu herkesin herkesi öldürmesine izin olan bir duruma dönüş yapar. Bu sebeple sözleşmeyi bozan idamı kabul etmek zorunda kalır adalet mantığı gereği. Fakat Muhammed’inki bu sözleşmenin bir adım ötesiydi. O bu sözleşme aracılığıyla, Yahudilere ve Müslümanlara birbirini kollama görevi verdiği için her iki tarafı siyasal yoldaş kılmıştı. Yani bu sözleşmeye ihanet Hobbes’un sözleşmesine ihanetten daha ağır bir kusurdu. Sadece birbirine silah çekmek yasaklanmamıştı. Birbirlerini kollamak da zorundaydılar.

Fakat iş sözleşmeyle kalmadı. Muhammed Medine’ye geldiğinde Medine piyasası tekelci Yahudi şirketlerinin elindeydi. Ve bu tekelcilik aracılığıyla Medine ekonomisinin ve Medine’nin Yahudi olmayan halkının kontrolünü ellerinde tutuyorlardı. Medineli Müslümanlar zaten ticaretten anlamadığı için bu durumu değiştirme şansları yoktu. Muhammed Medine’ye geldiğinde piyasaya el attı. Mekke’den Medine’ye göçen Müslümanlar ticaretten anlıyorlardı. Muhammed onları pazara soktu. Onlar Yahudilere rakip oldular. Ve Muhammed iktisadi pazarı tam anlamıyla liberal bir hal soktu. Bundan sonra piyasada tekelcilik, fiyat kontrolü, stokçuluk gibi rant yaratan mekanizmaların tamamı yasaklandı. Ve liberal temellerde düşük karlarla satış yapan Müslüman tüccarlar Yahudilerin piyasa kontrolünü yok etti.

Bu şuna benzer. Bugün dünya ekonomisi tekelci bir görünüm arz eder. Her sektörde başını ABD’nin çektiği beş altı firma piyasayı kontrol eder. Bu firmalar kendi aralarında gizli anlaşmalar yaparlar. Ve 30 liraya satacak olsalar bile hayli kar edecekleri bir malı 100 liradan aşağıya satmazlar. Otomobil, sigara, buzdolabı, vs her sektörde durum aynıdır. Bu durum sadece piyasanın kontrolünü ve rant elde etmeyi sağlamaz. Ekonomi üzerinden dünya siyasetinin ve kültürünün kontrol edilmesi sonucunu da verir.

Şöyle bir hayali senaryo düşünün. Bir İslam ülkesi ABD’nin sahip olduğu teknolojik birikime ulaşsın. Ve dünyaya kendi otomobilini, kendi buzdolabını vs sunsun. Ve bunu tekelci fiyatlarla yapmasın. Tamamen liberal temellerde yapsın. Yani normal karın üzerinde bir rant elde etmeye çalışmasın. Bu ülke çok kısa bir süre içerisinde ABD ekonomisinin dünya hakimiyetini yıkar. Haliyle ABD firmaları ve ABD siyasi iktidarı bu İslam ülkesine düşman olur. Ve kendi halklarını da bu düşmanlık ekseninde yeniden inşa eder, gücünün yettiği kadarıyla. Hele ki bir de dini temellerden kaynaklanan bir tartışma varsa (yukarıda söylediğimiz gibi) bu halk da taassubu gereği kendi çıkarının aleyhine olmasına rağmen ABD tarafında saf tutar. Ve bu İslam ülkesi ABD halkının menfaatine çalıştığı halde ABD halkı bu İslam ülkesine düşman kesilir.

İşte Muhammed’in Medine’de Yahudilerle yaşadığı siyasi sıkıntının kaynaklarından biri buydu. Muhammed ekonomiye getirdiği liberal ilkelerle tekelci Yahudi sermayesinin ve bu sermayeye dayalı egemenliğin gücünü hayli sarstı. Ve yaşanan dini kavga bu iktisadi ve siyasi kavganın üzerine tuz biber ekti.

Dikkat ederseniz gerek dini kavgaya, gerekse de siyasi-iktisadi kavgaya hak, adalet ve vicdan perspektifinden bakacak olursak Muhammed’in vicdanı bu konularda alabildiğine rahattır. Çünkü hakkı ve adaleti kusursuzca temsil etmektedir. Ve kendini herhangi bir Yahudi’ye ifadede, onun gönlünü kazanmaya çalışmada bu konularda en küçük bir vicdan rahatsızlığı duymayacaktır. Yani Muhammed o gün o çadırda Safiye’yle bu konuları konuşurken vicdanı alabildiğine rahat durumdadır.

Yahudilerle kavgada bir sebep daha verip geçelim. İslam ve Muhammed gelmeden önce Medineli Araplar birbirleriyle savaş halindeydi. Ve Medineli Yahudiler bu savaşları kullanarak Medineli Araplar üzerinde hegemonya kurmuşlardı. Muhammed Medine’ye geldi. Medineli Arapları barıştırdı. Medine Arapları Müslüman oldu. Ve Medineli Yahudiler Araplar üzerindeki tahakkümlerini ilelebet yitirdiler. Bu şuna benzer: bir Müslüman çıkar. Sünniler ve Şiiler arasındaki bin yıllık düşmanlığı bitirir. Ve Rusya ve ABD gibi büyük güçler Ortadoğu’daki Şii-Sünni kavgasına dayalı tahakkümlerini ilelebet yitirirler. Haliyle bu tahakkümü yitiren ABD ve Rusya bu Müslümana karşı ilelebet düşmanlık yapmak ister. Hak ve adalet bu Müslümanın yanındadır. ABD ve Rusya tamamen haksızdır. Fakat artık savaş kaçınılmaz olur. Ama bu savaşta da bu Müslüman vicdanı rahat olan taraftır. Çünkü hak ve adalet namına savaşmaktadır. ABD ve Rusya gibi güç ve çıkar için değil.

Kısaca Muhammed hakikate, adalete ve insanlığın esenliğine bir devrim gerçekleştiriyor olduğu için Yahudiler tarafından düşman ilan edilir. Nasıl bir devrim bu? Buradaki yazılarda bir konuyu detayıyla ortaya koydum sanırım. Muhammed’in mesajı Kuran, bugün bile heyecan uyandıracak çapta bir kadın hakları savunusudur. Feminizmin bugün geldiği noktayla atbaşı ve herhangi bir feminist kuramcıdan çok daha fazla çok boyutlu bir kadın hakları savunusudur bu. Marx’ın Simiti adlı kitabımda da Kuran mesajının iktisadi boyutunu ortaya koymaya çalıştım. Orada söylediğim şuydu: Kuran’ın iktisadi vizyonu modernitenin en gelişkin iktisadi barışı olan Refah Devleti idealinden en az üç adım ileride sürdürülebilir bir iktisadi adalet tasarısıdır. Şeriat Mekke’de Tamamlandı adlı kitabımda ise şunu ileride sürmüştüm: Kuran’ın toplumsal ve siyasal vizyonu 21. Asırda bile yeryüzünün temel sorunlarına kalıcı bir çözüm getirecek ve inansın inanmasın tüm insanlıkta hala heyecan uyandırabilecek bir barış tasarısıdır. Dinlerin barışından özgürlükçü siyasete, Bordieucu bir kast sistemi karşıtlığından dinle barışık sekülarizmin tesisine kadar bu böyledir.

Ve kırk yaşında tek başına meydana atılmış bu adam, 7. Asrın koşulları ve sınırları içerisinde bu barışı hayata dökmeyi de bilmiştir. Onun ne Truvalı Hektor gibi kendine sadık bir halkı vardı. Ne Kral Leonidas ve Aşil gibi arkasında ölüme koşan bir muhafız alayı. O ne Cennetin Krallığı’ndaki Baljan gibi kendisine itaat edilen yüksek bir ünvana sahipti. Ne de William Wallace, Jeanne D’arc ve II. Elizabeth gibi düşmanla savaşmaya azmetmiş bir halka. O bütün bunları sıfırdan yaratmak zorundaydı. Takipçilerinin sadakatını sıfırdan ve salt kendi yetenekleriyle yaratmak ve korumak zorundaydı. Bunu başardı da. Onun için sinema filmlerinde kahraman olunmaya layık bulunmuş ve bizi erkek ya da kadın olalım büyüleyen ve kendine aşık eden tüm bu figürlerin ötesindedir Muhammed’in kişiliği. Otuz yıl içinde dünyanın en medeni iki ülkesine diz çöktüren ve bu ülkelerin halklarını hiçbir baskıya maruz bırakmadan kendine gönülden bağlayan kolektif güç işte tamamen bu bireysel karakterin ürünüdür.

İşte bu heyecan verici idealler demeti ve işte bu büyüleyici kişiliktir ki babayı oğuldan, kardeşi kardeşten koparmıştır. Onun dinine giren insanların kişiliğinde muazzam bir devrim gerçekleştirmiştir. Geleneksel değerlerinin taassubuyla altı yol boyunca Muhammed’e düşmanlıkta ilk sıraları teşkil eden Ömer, onun mesajını birkez hakperestçe dinledikten sonra bu idealin ve bu kişiliğin bir numaralı fedaisi olmuştur. Ona yıllarca düşmanlık eden İkrime ve Halid, birisinin babası İslam’ın azılı düşmanı Ebu Cehil olduğu halde, diğerinin babası İslam’a düşmanlığın stratejisini çizdiği için bizzat Kuran tarafından ağır hakarete uğramış olduğu halde, bir kez Muhammed’le ve Muhammed’in mesajıyla hakperestçe karşı karşıya kaldıklarında Muhammed’in idealleri için savaşın en önünde gelen isimleri olmuşlardır. Medine’deki münafıkların lideri Ubey bin Selul’ün çocukları Cemile ve Abdullah oldukça iyi birer Müslümandır. Azılı kafirlerden ve Bedir savaşından sonra Muhammed’in emriyle öldürtülen Ukbe’nin kızı Ümm Gülsüm Mekke hayatının başından itibaren her türlü çileye göğüs germiş çok iyi bir Müslümandır. Muhammed’in amcası ve Kuran tarafından lanetlenmiş Ebu Leheb’in kızı Dürre de…

Bunlar sadece birer örnek. İslam’ın ilk tarihi, İslam mesajı yüzünden ailelerin parçalanmalarının tarihidir. Ve zaten Mekkeli müşriklerin Muhammed’e savaş açmalarının sebeplerinden biri budur: “sen toplumu ve aileleri parçaladın.” Parçalanmak zorundaydı. Çünkü Muhammed adaleti ve hakikati getirmişti. Ve sınıf ayrımı gözetmeden tüm hakperest vicdanlar bu mesajın büyüsüne kapılıyordu. Kapılmayan ya güç ve çıkar ilişkilerinde zarara uğrayacağını bildiği için ya da kemikleşmiş bin yıllık geleneğin taassubunu üzerinden atamadığı için Muhammed’e düşmanlık ediyordu.

İşte Hayber Savaşından sonra Safiye’nin durumu da az çok bu minvaldedir. Evet Muhammed babasını ve kocasını öldürmüştür. Fakat Muhammed’in mesajı ve Muhammed’in kişiliği ona tarafsızca bakabilen herhangi bir insanı büyüleyecek düzeydedir. Cesur Yürek’in William Wallace’ından daha gelişkin bir mesaja ve kişiliğe sahip bir adamdan bahsediyoruz.

Hikayemize dönelim. Muhammed’in Medineli Yahudilerle macerası nasıl gelişti? Bedir Savaşından sonra Beni Kaynuka Yahudileri Muhammed’e karşı savaşa hazırlandı. Ve Mekke müşrikleriyle ittifak için ciddi girişimlerde bulundu. Kaynukalıların lideri şair Kab bin Eşref bu sebeple öldürüldü, başka bir sebeple değil. Muhammed’i hicvettiği için hiç değil. Ve Kaynukalılar Müslümanlarla yaptıkları güvenlik sözleşmesine ihanet etmiş oldukları için Medine’den sürüldü. Başka bir sebeple değil. Hele ki Muhammed’in Medine’yi kontrol arzusundan dolayı hiç değil. Bu elbette ki üzücü bir hadisedir. Fakat olan biten şey adalettir. Vicdanın bu kararı verirken huzurunu yitirmeyeceği bir karardır bu. Adaletin temeli “kendine yapılmasını istemediğin şeyi başkasına yapma” düsturudur. Ve eğer aynı evi paylaşan ve birbirini ölümüne korumaya söz vermiş iki kişiden biri ortada hiç bir sebep yokken bu söze ihanet ederse evi terk etmek zorundadır.

Safiye’nin babası Huyey’in yönettiği Beni Nadir Yahudilerinde de durum aynıdır. Bu sefer Uhud Savaşında Müslümanlar yenilince vuku buldu bu olay. Yine aynı senaryo… Nadir Yahudileri Müslümanlara savaş açmaya hazırlandılar. Mekkeli İslam düşmanlarıyla görüşmelere başladılar. Ve bir bahane bulup Muhammed’e suikast tertip ettiler. Ve bunlar açığa çıktı. Muhammed’in gerekçesi yine aynı gerekçeydi. Ve yine adalet mantığına dayanıyordu: “Aynı şehri paylaşan ve birbirini ölümüne korumaya söz vermiş iki halktan biri ortada hiçbir haklı sebep yokken diğerinin canına kastederse o şehri terk etmek zorundadır. Çünkü artık bu iki halk aynı çadırı paylaşamaz.”

Şunu anlatmaya çalışıyorum. Muhammed Beni Kaynuka ve Beni Nadir Yahudilerini sürgün etti. Bunlar için üzgün olduğunu Safiye’yle konuşmalarının bize aktarılan yerlerinden dolayı biliyoruz. Fakat verdiği her iki karar da evrensel adalet ilkelerinin buyurduğu kararlardı. Yani vicdanı alabildiğine rahattı. Bu kararlardan dolayı vicdanını ve kişiliğini kirletmek zorunda kalmamıştı. Ve bu konuları rahatlıkla ve yüzünü yere eğmeye gerek duymadan ve zerre kadar utanç duymadan konuşabilecek durumdaydı. Ortada çok ciddi bir sözleşme vardı. Bu iki kavim bu sözleşmeye hiçbir haklı sebebe dayanmayarak ihanet etmişlerdi. Ve böylesi bir ihanetin cezası da bulunduğu şehirden sürgündü.

esat arslan

1 Comment
  1. Esat Osman 10 ay ago

    Olaya bak, konuşmuş, ikna etmişmiş. Geçiniz arkadaş bunları. Hepsinin üstüne Muhammet ne alaka, her olayın sonunda gördüğü bir hatunu yatağa atmak için uğraşıp duruyor. Başka derdi yok herhalde, her hikaye bir ilişkiye dönüşüveriyor.

Leave a reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

© Copyright 1999 | Bilim İslam

or

Log in with your credentials

or    

Forgot your details?

or

Create Account